Erdem BEYAZIT etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Erdem BEYAZIT etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Temmuz 2010 Çarşamba

Susmak

Ey sesimi keskin bir bicak gibi
Kininda saklayan cag
Ey sabirla bileyen günlerimi.

.

Erdem Beyazit

Sürüp Gelen Çağlardan

Yeryüzü bana mescid kilindi
Ant verdim toprak sahit tutuldu
Her sabah her ögle her aksam
ikindiyle yikanarak yatsiyla donanarak
Seslerden bir sesle firinlanip
Sularla polatlanan benim.

Geldim durdum önünde iste bir anit gibi
Siyirarak sirtimdan bir yilan giysisini.

Evet bir hancer agaci gibi büyüyor icimde aci
Daglardan bir dag gibi kabaran yüregimde.
Kargalarin sirtlanlarla anlastigi bir günde
Bir yabanci firtinaya tutulan yapraklarim
Kudüste Mescidi Aksada
Belki bir bati karanliginda Topkapida
Yangina ugramissa
Duymaz olmussa kulaklarim göklerin mustu sesini

Elbet kiracagim bir gün bu ihanet kelepcesini

Cün defterler acilip hesaplar soruldukta
Yetimin hakki soruldukta yoksulun hakki soruldukta
Milletim omuz omuza verip
Kiyama duruldukta.

Gündüzler nasil beklerse gecenin bitmesini
Sabirla söküyorum bu tarih gecesini.

Yüregim usul usul vuruyor Kafkasyalim
Namludan yeni cikmis sicacik kursun gibi
Daglilar daglar gibi ormanlar ordu gibi agaclar asker gibi
Bir simal rüzgari degil bir Samil firtinasi
Tutsaklik haritasi degil bir zafer cografyasi
Can pazarinda Azerbeycanda
Bir türkü isliyor nakisini kalbimin üstüne
'Kurban olam ayina ayina yildizina'
Bir ucundan dünyanin öbür ucuna
Kan olup dolasan damarlarimda
Arabistanda Pakistanda Türkistanda
Su anda Iranda.

1979

.

Erdem Beyazit

Şehrin Ölümü

Giriş:
Duvarlar çıkıyor önüme
Şehrin mahpus yüklü duvarları
Hiçbir sır kalmamış ardında hiçbir duvarın
Nereye gitti diyorum benim elbisem nerede
Şehir soyunmuş diyor biri
Şehrin elbisesini çalmışlar
Bütün şehir çöküyor yüzünde bir insanın
Şehir boğuluyor içinde insanların kan gibi bir sesle
Mor bir kabus çöküyor üstümüze
Parkta son ağaç da ölüyor intiharı hatırlatan bir ölümle
Veda çizgisi
Kalabalık toplanıyor büyük meydanlara
------------------------ Aşka veda
İnsanlar geçiyor yollardan
------------------------ İnanca veda
Şehir kapanıyor içine
------------------------ Toprağa veda
Dolaşıyor bir heykelin taştan eli üstlerinde insanların
Kuşlar göç ediyorlar bulutlar göç ediyorlar
Yüzünde son gülümseme kaybolurken çocukların
------------------------ İnsana veda
Bir gezgin adam
Bir adam belki de en çok bir rüzgardır şimdi
Sisli yabancı gölge gibi gezgin bir rüzgar
Şehri bir yabancı gibi dolaşıyor
Şehrin mabetleri bir bir tükeniyor
Başlıyor içinde sonsuz susuzluk
Avuçların içi terliyor.
Kaos
Kirli yollar kapansın sular akmasın deniz
sığmasın kabına
Gün batmasın aydınlatsın yüzlerde
umutsuz mahkumluğu
Makineler çalışsın taşlar yarılsın ortalarından
Anneler ağlamasın çocuklar gülmesin
Gök çöksün toprak başkaldırsın su sussun
Ağaçlar durmasın bütün saatler dursun
Durmasın ulu rüzgar şehri göklere savursun.
Durum
Makinalar bir elin baş parmağını çarmıha geriyorlar
Akıl bir akreptir intihara hazır.
Anı
Bizim ellerimiz vardı şimdi onlar nerede
Kadife gibi okşardık çocuk yüzlerini şimdi onlar nerede
Şehirde evler olurdu sıcak odaları olurdu evlerin
Sığınacak yatakları olurdu bu bizim yatağımız derdik
Bayram günleri donanırdık su gibi yumuşardı
yüreklerimiz
Camilere dolardık tüm olmaya ererdik
Biz vardık şimdi o biz nerede.
Bitiş
O en öksüz köşesine sığındığımız yalnızlığın
Yalnızlığın teselli çiçekleri üstümüze
Göçen son kuşların sedef gagalarından dökülür
Şehir bir mahşer gibi içimizde ölür.


1968
İstanbul

.

Erdem Beyazit

Veda

Bu sehirden gidiyorum
Gözleri kör olmus kirlangiclar gibi
Gururu yikilmis soyatlar gibi
Bu sehirden gidiyorum.

Insanlar tas gibi bana yabanci
Agaclar bensiz hüküm giyecek bulvarda
Bir tanbur bir yanlizligi anlatiyorsa
O isiksiz pencereden
Ben onu duymuyor gibiyim
Bir agac ölüyorsa kapinizin önünde
Ben onu bile duymuyor gibiyim.

Bu sehirden gidiyorum
Gömerek geceyi icime
Sabahin hüznünü beklemeden
Gidiyorum bu sehirden.

.

Erdem Beyazit

Yalnızlık

Bir gidip bir gelerek durmadan
Ay isigini soluyan ey deniz ey o denizin dibi
Sonra büyüten yanlizligini kanayan yanlizligina kalbim gibi.

.

Erdem Beyazit

Yok Gibi Yaşamak

Boğuk bir bakışın oluyor senin
Bir girdap derinliğinde kayboluyor gibiyim
Yok gibi yaşamak bu kalkıp kurtulmak gibi kalabalıktan
Durma bana türkü söyle Anadolu olsun
Susuz dudak gibi çatlak olsun
Karanfil gibi olsun kara çiçek gibi solgun yüzün
Durmadan akıyor kalbim ayaklarına bana karanlık bakma
Ağlıyorum bir karanlık karayel saçlarına
Çekme ülkemden nar yangını gözlerini
Beni bu kentten kurtar beni yalnız ko git beni
Arıyorum arıyorum o ilk çağ ırmaklarında sedef ellerini

Susmam seni ürkütmesin içimde çağlar var bilmelisin
Katı bir yalnızlık bu bilmelisin
Kaçmam kendimi bulmam ben senden yoksunum iyi bilmelisin.

Şu yalnızlık çıkmazında önümde niye sen varsın
Niye herşey bir anda kayıyor sen kayıyorsun
Kalbim niçin bu kadar yabancı sen niye yoksun
Bir sam yüklü geceleri içimden atamıyorum
Niye bunları bir anda unutamıyorum

Hadi tut elimden gök gibi ölü kadar yalnızım.

.

Erdem Beyazit

Savaş Risalesi

Günesin
Mizraklarin ucuna takilip
kaldigi
bir vakitte
Dirilis erlerinin yüreklerinden
yayılan
Bir depremle
Sarsılıyordu arz.
Gerilmisti altlarımızda atlarımız
Fırlayıp kopacakmış gibi
baldırlarından
kasları
Ve tarıyordu bir projektör gibi
bakisşlari
üç kıtayı

Yeni bir vakte eriyordu yürekler
Yayılıyordu o muştu
o coşku
o haber.

Bir gelen var
Emin haberciden
Emin olana
Ondan da sıddik olana ve sadık olanlara
Sohbete erip
halkada duranlara
yürekten yüreğe
yol bulanlara.
Bir gelen var
Bütün kitaplarda beklenmekte
olana
ayarlanmış
kulaklar
İlkin çobanlar duyuyorlar
Sonra ağaçlar
kurtlar
kuşlar
Çünkü onlar bilirler dinlemeyi
Onların elindedir toprağın nabzı
İlk onlar sezerler yeni olanı
Rüzgarlarla geleni
Bulutlardan ineni.

Bir dagın tepesinde
Yeni doğan bir ay gibi
Veysel Karani
Evreni
Kuşatan
Bir yay gibi
Açılmıstı
Kolları.

Selman
Bir sehrin kapısında
Bir kapının
Arkasında.

(Ey savaşmakla emrolunanlar
Yürekleri kevser suyu ile yıkananlar
Alaca karanlıkta bir seher vaktinde
Ayrılırken yurtlarından
yuvalarından

Bahçe köşelerinde kapı önlerinde sofalarda
odalarda
Bir bir çıkıp gelen yolumuzu kesip duran anılar
Yatak odamızın penceresinden
Uyandıgımızda ilk görülen o tepe
O tepede o kayanın değişmeyen konumu
Günesi bir muştu gibi her gün yeniden
Doğuran o dağ
elveda
Kadınlarımızın kirpiklerinden sıralanan
Adanmıslık ve baglılık yazıları
elveda
Çocuklarımızın göğsümüze
yüzümüze
saçlarımıza
Sokulan alınları titreyen dudakları
kaçamak bakısları
Cennetten bir koku ölümsüzlükten bir pay olarak
Çektigimiz ciğerlerimize
İnen yüreklemize
Damla damla
Elveda.)

O ki meydanın ortasına durmuştu
Elini kılıcının kabzasına koymuştu
Dedi savaşçi:
'Ben gidiyorum
Hicret ediyorum
Varsa ağlatmak isteyen anasını
Dul koymak isteyen karısını
Ve istiyorsa çocuklari yetim kalsın
Arkamdan gelsin.''

Yeryüzü yeni bir güne hazırlanıyordu
Zaman devrini henüz tamalıyordu.
O konustu:
''Ey eti etimden olan
Bu dünyada ve öbür dünyada
Kardesim olan!
Bu gece yatagımda
sen yatacaksın
bana vekillik
yapacaksın.
Biz gidiyoruz
Hicret ediyoruz
Sen sonra geleceksin
Ama önce emanetleri
sahiplerine
vereceksin. ''

Sonra o dağda
Maveranın kapısı olan
Bir mağra
Orada ikisi
O ve
İkinin ikincisi

Sonra çöl:
Çölde tepeler..
Çölde develer..
Çölde geceler
Ve çöle serpilen
Mucizeler.

Medine'de bekleyenler var
Damların üstünde, yollarda
çocuklar
kadınlar

Elleri alınlarında, gözleri ufukta
delikanlılar
ihtiyarlar..

Dediler: ''Veda Tepeleri üstünden
Üzerimize ayin ondördü doğdu
Şükürler olsun, şükürler olsun
Bize vacip oldu, şükretmek
Şükürler olsun...''

( Ben sıcak savaslara girmedim daha
Kılıçların çeliğine
Su katmadı gözyaşlarım
Ama
Savaş için geldim
Bu bilinçle bilendim
Bildim bileli kendimi
Hep düşlerimde yasadim Bedir'i)

Kardeşin biri bir safta
Öbür safta diğeri
Bir yanda
Baba.
Oğul
Bir yanda.

Ve toprak gibi güçlü bir ana
Yedi erkek doğuran
Yedisini birlikte
Bedr'e yollayan
Ey Afra kadın!
Kalacak adın
Bu dünyada
Kadınlar er kişiler doğurdukça.

Mutlaka bir sınav olacaktı
Çünkü Sünnetullahti.
Uhut'ta savas vardı
Bu savas bir imtihandi
Gerçi her savaş bir imtihandı
Tüm yaşam bir imtihandı
Ama
Uhut
İmtihan içinde bir imtihandı.

O demişti: Savunmak da
Savaşlardan
Bir savaştir.
Savaşçilar demişti: Bu gün o gündür
Düsmanı cepheden vurmak
Nasipse eğer
Cennet kapılarına varmak
Kevserle kanmak
İsteriz
O dedi: Mübarek olsun savaşınız
Sabrederseniz eğer
Sizindir zafer

Savaşçılar uçmağa varmış gibi
Şehitlik umuduyla sarhoş gibi.

Muaz dedi: Eyvahlar olsun siz ne yaptınız?
Hudayr dedi: O'nun reyine karşı reyde mi bulundunuz?
Savaşçıların içinde bir tel titremişti
Başlarını önlerine eğdiler
O'nun kapısına dayandılar
O zırhını kuşanmıştı
Hikmetlerden bir hikmet daha
Noktalanmıştı.

Öyletse ey ümmet
Ey kurtulmuş millet
Kutku olsun şuranız
Kutlu olsun savaşınız.

-Feda olsun sana
Anam
Babam
At ya Sa'd!

Ey ok atan
Ey hayat coşkunluk katan
Kutlu olsun savaşın

Konuşan o'ydu:
-Bu kılıcın hakkını kim verir
-Nedir o kılıcın hakkı ya Resulullah
-Düşmanın yüzünde parçalanmaktır
-Öyleyse o iş bana haktır
dedi savaşçı
Kılıcı eline aldı
Koltukları kabardı
Ve yürüdü meydana
Salına salına.

-Bu yürüyüşü sevmez Allah
dedi Resulullah
Ama bu hal müstesna
O gün içinceye dek şehitlik şerbetini
Savaşçı
Döne döne
Savaştı.

Müşriklerin çarpılmış suratları
Altlarında talihsiz atları
Çarparak çeliğin ışıklı yalımına
Paralandılar
Parçalandılar.

Uhut'tan
Koşup gelen
Birkaç müslüman:
Eyvahlar olsun, eyvahlar olsun
Yeryüzü efendisini kaybetti
eyvahlar olsun

Sümeyra kadın ekmek yapıyordu
Elleri sakindi
Gözleri dalıp gidiyordu
Sanki maverayı seyrediyordu
İçinde bir mahşer kaynıyordu
Yüreğinde uhut dalgalanıyordu.

Apansız sıçradı
Çocukları göz nuru gençlerin yürek aydınlığı
İhtiyarların dilde duası gönülde umudu
Evrenin efendisine ne olmuştu
O'na bir halmi olmuştu.
Sıçradı kalktı Sümeyra kadın
Başörtüsü havada dalgalanıyordu
Unlar toprağa saçıldı, küller hamura karıştı
Medine sokakları hızla kayıyordu
evler bir bir tükeniyordu
Sümeyra kadın bendinden boşanmıştı
bağrını döğüyordu.
Sonra uhut göründü
Sonra mü'minlerden bir kalabalık gördü
Koştu yanlarına erişti


-Resulullah nerede?
Dediler:
-Ey Sümeyra kadın başın sağ olsun
Bilmiyoruz Resulullah nerede
Ama
Bu gömdüğümüz kardeşindir,
Allah katında
Şehittir.

Sümeyra dedi:
-Allah rahimdir
Ona bu rütbe
Mübarek olsun.
Ama ben Resulullahı soruyorum.
Sümeyra seyirtti
Gitti gitti
Yeniden bir topluluk gördü
Durmayıp sordu:
-Resulullah nerede?
Dedi mü'minler:
-Bilmiyoruz. Ama gömdüğümüz erkeğindir
Muradına erendir
Elbisesiyle gömülendir.

Dedi Sümeyra:
-Hamd olsun, ona şehitlik kutlu olsun
Ama bir haber verin
Resulullah nerede?

Sonra gördü O'nu
-Hamd olsun
Dostlarını gördü
-Hamd olsun
Buluştular
Görüştüler
Biliştiler mü'minler
-Hamd olsun.

Yaratana hamd olsun
Yaratıp imtihan edene
İmtihandan geçirip zafere erdirene
Bilinçleri bileyip sabırlar verene
Rahman olana
Rahim olana
Muin olana
Hamd olsun.

Ankara 1979

.

Erdem Beyazit

Soru

Artik beni parktaki agac bile anlamiyor
Siyah kedinizin kuyrugunda sallanan zaman
Bir zamanlar sevincle giyindigim
Ak bir güvercin kanadi gibi gururla giyindigim
Temiz ve mavi giysim degil artik.

Yalniz imkansizligi mi anlatir bir bulut
Yagmaya hazir bekliyorsa gökyüzünde.

.

Erdem Beyazit

Soluyan Deniz

Bir ciglik düstü karanliklardan
Issiz denize

Ses beton gibi buz tutuyordu
Bir takim gölgeler gidip geliyordu
Ay isiklari gidip geliyordu
Deniz yarali bir tay gibi soluyordu.

Kim bizi ceken ayaklarimizdan
Suyun yumusakligina
Yerin katiligina
Gögün karanligina.

Bir göz bizi denetliyor-bu muhakkak
Bir ciglik boguluyor denizde-bunu iyi duyuyoruz
Bir isik kesiyor karanligi bir ustura agzinda
Bilmedigimizi anliyoruz
Görmedigimizi seziyoruz

Yeni bir caga cikiyoruz saclarimizdan.

.

Erdem Beyazit

Sevmek

'Allahin elcilerinden sonra en büyük insana'

Bir orman gibi büyür icimde sevmek
Icimde insan bir mahser gibi kabarirken
Ey her suca ortak cikan kalbim.

.

Erdem Beyazit

Sebep Ey

Ürperir tabiat üfleyince rüzgari derin gök solugu
Ulu ses dokununca carka
Düser ölümün gölgesi esyaya.

Baslar esyada hareket kurtulmak icin kendinden
Daha öteye gecmek icin arinmak gibi elbiseden
Yakalar ölümsüzlügün sonsuz ipini
Sonra ses olur
Zamanin idrak incisi ses döner döner döner de
Yönelir sebebe
Sebeb ey

Sesi damarla cizer
Mutlak sözü damarda kanla cizer
Uzar bir göz agrisinin gecesi ucsuz bir nehir gibi
Bir bebegin ilk hecesi düser agzindan ansizin ve bulur
Sonra toprak sikisir sikisir tasar da renk olur tarla da
Günesin carpilmis elcisi van gong´la gelir önümüze
Portakalla yayilir karanfilde tutusur karar kilar denizde
Renk denizde karar kilan ebedi tarla olur.

Renk baskaldirirken helezonlar cizerken ses
Som fatih su fetheder tabiati
Döner döner dögünür eritir daglari yobaz kayalari
Daha der sigmaz kabina yönelir göge teslim olur
Ve düserken topraga cagirir
Sebeb ey

Her sabah bütün bitkiler istahli bir cocuktur
Emer emer emer toprak anayi
O sultan hazinesi o hep veren sonsuz cömert anayi
Yesil hayat kirmizi hareket sari sabir emer
Ve beyaz iman cizer sesini
Tamamlar kavisini

Sebeb ey

.

Erdem Beyazit

Sana, Bana, Vatanıma, Ülkemin İnsanlarına Dair

``Telgrafın tellerini kurşunlamalı’’
Öyle değildi bu türkü bilirim
Bir de içime
-Her istasyonda duran sonra tekrar yürüyen-
Bir posta katarı gibi simsiyah dumanlar dökerek
Bazan gelmesi beklenen bazan ansızın çıkagelen
Haberler bilirim mektuplar bilirim.

Gamdan dağlar kurmalıyım
Kayaları kelimeler olan
Kırk ikindi saymalıyım
Kırk gün hüzün boşaltan omuzlarıma saçlarıma
Saçlarının akışını anar anmaz omuzlarından
Baştan ayağa ıslanmalıyım
Gam dağlarına çıkıp naralar atmalıyım.

İçimde kaynayan bir mahşer var
Bu mahşer birde annelerinin kalbinde kaynar
Çünkü onlar yün örerken pencere önlerinde
Ya da çamaşır sererken bahçelerinde
Birden alıverirler kara haberini
Okul dönüşü bir trafik kazasında
Can veren oğullarının.

Bir de gencecik aşıkların yüreklerini bilirim
Bir dolmuşta yorgun şoförler için bestelenmiş
Bir şarkıdan bir kelime düşüverince içlerine
Karanlık sokaklarına dalarak şehirlerin
Beton apartmanların sağır duvarlarını yumruklayan
Ya da melal denizi parkların ıssız yerlerinde
Örneğin Hint Okyanusu gibi derin
İsyanın kapkara sularına dalan.

Nice akşamlar bilirim ki
Karanlığını
Bir millet hastanesinde
Dokuz kişilik kadınlar koğuşu koridorunda
Başını kalorifer borularına gömmüş
Beyaz giysilerinden uykular dökülen tabiplerden
Haber sormaya korkan
Genç kızların yüreğinden almıştır.

Bir de baharlar bilirim
Apartman odalarında büyüyen çocukların bilmediği bilemeyeceği
Anadolu bozkırlarında
İstanbul’dan çıkıp Diyarbekir’e doğru
Tekerleri yamalı asfaltları bir ağustos susuzluğu ile içen
Cesur otobüs pencerelerinden
Bilinçsiz bir baş kayması ile görülen
Evrensel kadınların iki büklüm çapa yaptıkları tarla kenarlarında
Çıplak ayakları yumuşak topraklara batmış ırgat çocuklarının
Bir ellerinde bayat bir ekmeği kemirirken
Diğer ellerinde sarkan yemyeşil bir soğanla gelen.

Yazlar bilirim memleketime özgü
Yiğit köy delikanlılarının
İncir çekirdeği meselelerle birbirlerini kurşunladıkları
Birinin ölü dudaklarından sızan kan daha kurumadan
Üstüne cehennem güneşlerde göğermiş mor sinekler konup kalkan
Diğeri kan ter içinde yayla yollarında
Mavzerinin demirini alnına dayamış
Yüreği susuzluktan bunalan
İçinden mahpushane çeşmeleri akan
Ansızın parlayan keklikleri jandarma baskını sanıp
Apansız silahına davranan
Nice delikanlıların figüranlık yaptığı
Yazlar bilirim memleketime özgü

Güzler bilirim ülkeme dair
Karşılıksız kalmış bir sevda gibi gelir
Kalakalmış bir kıyıda melül ve tenha
Kalbim gibi
Kaybolmuş daracık ceplerinde elleri
Titreyen kenar mahalle çocukları
Bir sıcak somun için, yalın kat bir don için
Dökülürler bulvarlara yapraklar gibi.

Kadınlar bilirim ülkeme ait
Yürekleri Akdeniz gibi geniş, soluğu Afrika gibi sıcak
Göğüsleri Çukurova gibi münbit
Dağ gibi otururlar evlerinde
Limanlar gemileri nasıl beklerse
Öyle beklerler erkeklerini
Yaslandın mı çınar gibidir onlar sardın mı umut gibi.

İsyan şiirleri bilirim sonra
Kelimeler ki tank gibi geçer adamın yüreğinden
Harfler harp düzeni almıştır mısralarında
Kimi bir vurguncuyu gece rüyasında yakalamıştır
Kimi bir soygun sofrasında ışıklı sofralarda
Hırsızın gırtlağına tıkanmıştır.

Müslüman yürekler bilirim daha
Kızdı mı cehennem kesilir sevdi mi cennet
Eller bilirim haşin hoyrat mert
Alınlar görmüşüm ki vatanımın coğrafyasıdır
Her kırışığı sorulacak bir hesabı
Her çizgisi tarihten bir yaprağı anlatır.

Bütün bunların üstüne
Hepsinin üstüne sevda sözleri söylemeliyim
Vatanım milletim tüm insanlar kardeşlerim
Sonra sen gelmelisin dilimin ucuna adın gelmeli
Adın kurtuluştur ama söylememeliyim
Can kuşum, umudum, canım sevgilim.

.

Erdem Beyazit

Sabah Koşusu

ilk günesi duyuyoruz etimizde
Derimizde ansizin kacak bir rüzgar yakaliyoruz
Bir serinliyoruz bilseniz birserinliyoruz
Her gün gidip bes vakit
Denizi öpsek yeridir.

Bir karinca durmus yasamayi anlatiyor
Bir dinliyor böcekler görseniz bir dinliyor
Bir coban yildizlari sayiyor
Bir arabaci sapkasini atiyor havaya.

Sabah oluyor yalinayak kosuyoruz yeni bir caga
Derin asvaltlari duyuyoruz
Sicakligini duyuyoruz
Bazen bir serinlik doluyor icimize
Ayaklarimizdan.
Gögü kapatan catilari yikiyoruz ellerimizle
Ve sunu iyi anliyoruz
En iyisi yürüyerek gidilir yasamaga.

.

Erdem Beyazit

Önden Gidenler İçin

'Sait Mutlu,Sabri Arslan,
Mehmet Emin Balyan,Ahmet
Yücel'in aziz hatıralarına'

Onlar gittiler
Yalnız bir yemin kaldı aramızda
Ben şimdi bu yanda
Kasılmış çıplak bir kurşun gibiyim
Namluda.

Onlar gittiler
Topraktan bir işaret taşıyarak alınlarında
Ben şimdi bu yanda
Gerilmiş bir an gibiyim
Doğumla ölüm arasına.

Onlar gittiler
Gelen zamandan bir haber gibiydiler.
Ben şimdi bu yanda
İçilmiş bir and için bekleyenim
Kurulmuş saat gibi.

Onlar gittiler
Giderken bir muştu gibiydiler.
(Ankara,1968)

.

Erdem Beyazit

Ölünün Kıyıları

M.Akif Inan`a

Gök bosanarak üstümüze
Bizi islak saclarindan gecirir karanligin
Gece siyah bir at olur da ucar
Uykumuzun soluyan denizine.

Babalar ölümü dengede tutar
Secerek en saglam vakti arabasina.
Simdi o araba ucuyorsa
Bir asya cölünü kanat yaparak
Ey üstümüze gelen
Ey cocuklarin gözlerinden dökülen
Ölümü konusan damla damla
Ey bekledigimiz her an
Ey bize son sözü mustulayan
Bizi bulan sahdamarimizda
Ey sürücüleri babalarimiz olan.

Bir an dudaklariyla
Degen anlimiza masmavi
Bir güvercin kanadi gibi
Ey annelerin sesi
Icimizde savrula savrula
Yagan bir bahar yagmuru gibi
Cagirirdi ogullarini yola.

Ben iste o zaman
Saygi ile ve güvenerek
Selamlayacagim önden gideni
Yilanlar tüylerini dökerken
Egerken daglar baslarini önlerine
Birinin yesil yapragi kutsamasi gerek
Birinin akan suyu tutmasi
Altinda durarak gökten bosananin
Sonra yükselterek sesimi konusacagim.

Sen dur burda ey insan
Duy icimde tutusan ormani
Yakistirmasini bil üstüne ey ademoglu
Usta bir makasla bicilen topragi.

.

Erdem Beyazit

Ölüme Saygı

Ölüm bir melek elinde gelir
Ve öper usulca çocuk yüzleri.
Belki bir gün kurtuluruz
Karıncaların yolunu şaşırtan ince rüzgarlarla
Kaplumbağaların hasret kaldığı derin tepelerde
Çocuk gibi bakalım mavi sulara
Şehirlere bakalım insanlığımızı eskittiğimiz
Sislerden dumanlardan yollara atılan
mısır koçanlarından
Belki tutarız birgün belki kurtarır bizi
Simsiyah saralım bezlerle dağları rüzgarları
Gül bahçeleri ağlasın
Dallarda salınan çocuk salıncakları ağlasın
Kırmızı balonlar bizsiz kaybolsun gökyüzünde.
Haydi sığının şehirlere
Kabuğunuza çekilin yorganınızı çekin üstünüze
Kalsın titrek ve mavi elleriniz
Bekleyin geliyor ölüm usulca
Usulca girer koynunuza.

1959
Çamlıca

.

Erdem Beyazit

Ölüm Risalesi

Damla damla oluşuyor hayat
Ölüm kımıl kımıl
Duymak kolay
Anlatmak değil

Her an
Farkındayım
Az az öldüğümün

Bilincindeyim doğan ayın
Eriyen karın akan suyun
Ve usul usul tükenen zamanın

Tekrarlayıp duruyor saat
Vakit te mahluktur
Vakit te mahluktur

İşliyor kalbim
Eskiyor saçlarım
Ve gözlerimin en ince hücreleri

Okuyorum hayatı
Toprağın üstünden çok
Altındakilerle var olduğunu

Toprak
Ölüme aç
Ölüme muhtaç
Hayat

Ölüm muhakkak
Ve ölüm mutlak
Tek kapısıdır ölümsüzlüğün

Ölümle tanıştıktan sonra anladım
Sadece bir kimlik belgesi olduğunu yaşamanın

Kesitler

Mahlukta devinen
Gürül gürül bir ırmaktır ölüm

Babalar ölür
Dolaşır eli ölümün
Saçlarında anaların oğulların

Analar ölür
Kök salar hasret yüreklere
'Bir evlat pir olsa da'
O zaman anlar ancak neymiş öksüzlük

Oğullar ölür
Bir kafes olur ölüm
Ana kalbi bir kuştur
Azad kabul etmez

Sevgililer ölür
Bir hicret olur ölüm
Bir sıla

Mesela arkadaşlar
Arkadaşlıklar vardır okullarda
Bakarsın biri gelmez bir gün
Ve artık hiç gelmeyecektir
Simsiyah bir gölge düşmüştür adeta
Bahçeye koridorlara sınıflara
Bir fısıltı dolaşır dudaklarda
Kimi kirpikleri ıslak
Çökmüş bahçenin tenha bir yerine
Elinde bir çöp resmini çizer toprağa
Anıların
Kimileri öbek öbek toplanıp
Çaresizliği dile getirirler anlamsız sözcüklerle
-Nasıl olur daha dün beraberdik
-Salıncakta İki Kişi'yi izlemiştik daha dün nasıl olur
-Geçen pazar kırlarda dolaşmıştık
''Göçmen kuşlar yerli kuşlardan daha mutlu olmalılar
Hayatı dolu dolu yaşıyorlar'' demişti unutamıyorum

Sonra bir mezarlıkta Bir çukurun başında
Bir kapının ağzında
Herkez susar
Konuşur ölüm

Ve sürer hayat.

Bazan bir tekerlek altında
Ansızın gelir ölüm
Apansız biter sınav
Bir elektrik kesilmesi gibi
Kesilir tulu emel

Bazan ölüm vardır
Ölümden önce gelir
Mesela bir hapishanede bir hücrede yaşanır
Sorular hep yanıtsız kalır orada
Sadece konuşan rüyalardır
Yahut hayaller suskun duvarlarda
Gözler kabul eder parmaklar kabul eder
Ama beyin hep umuttan yanadır

Bazan akan bir film şeridinin
Tek kare donan bir fotoğrafı gibidir
Ölüm
Karşıda bir manga asker
Gözler namluların karanlık ağızlarını görmez de
Takılıp kalır masmavi gökyüzünde
Asılıp kalmış bembeyaz bir buluta

Ölümden uzak ölümler vardır
Gazete ilanlarında rastlanılan
Dünyaya bağlılığın zavallı
Ve muannit
Bir belgesidir
Daha çok kalanlara ait.

Bir de bir örümcek ağının ortasına düşmüş
Bir sineğin titrek bacaklarında seyretmiştim ölümü

Ölümler vardır:
Can kuş gibi uçar gider
Bir martının süzülüp
Kaybolması gibi maviliklerde

Bir Portre

Engin sakin berrak bir denize
Uçsuz bir kumsaldan ağır ağır
Nasıl yürürse insan
Sokrates öyle yürüdü ölüme

Tilmizleri ağlaşırken
O vasiyet ediyordu:
-Asklepyos'a bir horoz borçluyuz
Unutmayınız.

Ne tuhafsınız dostlar
Güçsüz kadınlar gibi ağlaşmak niye
Yükselmek varken ölümsüzlüğe

İnancına sahip olmak
İnsan olmanın şartı
Kölelikler içinde en onulmaz kölelik
Hayatın ölümcül yanına
Takılıp kalmak değil mi?

İlkin ayaklarında duydu Sokrates
Zehirin soğukluğunu
Ve yavaş yavaş ölüm
Yükseldi göğsüne çenesine

Dudaklarında donan son bir tebessümle
Bir işaret taşı da böylece
Sokrates dikmiş oldu ölüme

Ölümün Sesi

Ölümden bir işaret var her şeyde
Ölümün sesini duyuyorum şarkılarda türkülerde:
-Kışlanın önünde redif sesi var
Namluların ucunda ölümün sesi!

-Bir ay doğdu geceden oy oy
Karanlığın ağzında ölümün sesi!

-Erzurum dağları kan ile boran
Vadilerin koynunda ölümün sesi

-Ezo gelin durmuş bakar yollara
Umudun ardında ölümün sesi!

-Bir ihtimal daha var
Umuddan da öte ölümün sesi!

Kendi Ölümüme Ait Bir Deneme

Bir gün öleceğim biliyorum
Bunu her an ölür gibi biliyorum

Anamın yüreğinde bir kor
Ölene dek sönmeyecek bir ateş
Kımıldanıp duracak hep

Karım bomboş bulacak dünyayı
-N'olurdu birlikte ölseydik, deyip duracak
Oysa insan yalnız ölür
Ama o olmayacak dualarla teselli arayacak

Kızlarımın gırtlaklarında bir düğüm
Bir süre kaçacaklar insanlardan
Boşluğa düşmüş gibi bir duygu içlerinde
Sonunda onlar da kabullenecekler öylesine

Ölümüme en çabuk dostlarım alışacaklar
-Yaşayıp gidiyorduk yahu
Ne vardı acele edecek!
Diyecekler

Biliyorum yaklaşıyoruz her an
Biliyorum oruçlu doğar insan
Ölümün iftar sofrasına

Son Söz

Ve zaman döne döne
Gelmişti başlangıç noktasına
İlk yaratılış düğümüne

Mahlukatın var olduğu
Yüzüsuyu hürmetine
Evrenin Efendisinin
Kavuşmak vakti gelmişti sevgilisine.

Hayatın menbaı
Merhametin son durağı
Madeni, muhabbet ocağının
Ateşler içindeydi
Yatağında.
İltica etmişti sanki Kainat
Kutsal tenine
Hayata şafak olan alnında
Ter taneleri
Her biri insanlık çilesinden
Bir haberdi sanki
Bir an oldu
Aralandı gözleri
Sonsuzu kuşatan bakışları
Süzdü ciğerparesi Fatıma'yı
Süzdü tek tek çevresindeki
Can dostlarını
Kıpırdadı dudakları, dedi:
-Ebu Bekir kıldırsın namazı
Sonra daldı daldı uyandı
Son defa aralandı
Bakışları
Yöneldi bir noktaya
Karar kıldı bir noktada
Ve dedi:
-Merhaba ey refik-i ala!

Olacak oldu
Akıllar kamaştı
Kalpler tutuştu
Feryat ve figan gökleri tuttu
Çekti kılıcını Faruk olan
Sıçradı orta yere:
-Kim derse ''O öldü'', öldürürüm!

Ayrılık ateşinden
Ateşin şiddetinden
Sanki bendler çözülmüş
Felekler çökmüştü
Şuur tutuşmuş
Akıl iflas etmişti.

Sonra Sıddıyk olan
Yetişti geldi
Baktı baktı yatağında hareketsiz yatan sevgiliye
Mağarada arkadaşına Hicrette yoldaşına
Sonra baktı çevresine
Mahşerden önce mahşer hali yaşayan
Ashabına
Aline
Ebu Bekir dedi:
-Ey nas, susun!
Kim ki Resulullaha tapmaktadır
Bilsin ki Resul ölmüştür
Kim ki Allaha tapmaktadır
Bilsin ki Allah ölmez
Hayy ve Layemuttur

Ey nas, susun!
''İnna Lillah ve inna ileyhi raciun''

Sonra eğildi sevgilinin yüzüne
Sürdü bulutlanmış gözlerini
O güzellikler ülkesine
Baktı baktı ve dedi:
-Hayatında güzeldin
Ölümünde güzelsin
Öldün
Bir daha ölmeyeceksin

.

Erdem Beyazit

Ölü Vakitleri Yaşamak İhtiyar Evlerde

Duvarları çatlak
Tavanı dökülmeye hazır
Temelinde bitlerin karıncaların ince bacaklı böceklerin
gezindiği
İhtiyar evlerde
Zamanı çekip üstümüze
Örtüyoruz kirli ve açık yerlerimizi.
Bir şey mi var
Sandık diplerinde saklanan merdiven altlarında
unutulan
Ahır köşelerine atılmış paslı çivilerine asılmış duvarların
Nedir bizi bağlayan bütün bunlara ve geçen zamana.
Siz oturdunuz mu hiç kıldan ince uçurumlarda
Biz yatıyoruz her gün beli bükülmüş duvar diplerinde
Uykumuz ürkek ceylanlara benziyor
Bazan yorgun taylara.
Biz sessiz ve kaygan zaman üstünde
Unutmuş ve aldırmaz görünüyoruz
Gıcırtılı merdivenlerden çıkan ölümü.
Biliyoruz işliyor saat tıkır tıkır
Her yerde ve her şeyde
Sesini çizerek sonsuzluğa
Tıkırtıların kımıltıların ve uzayan ağaçların.
Ve aklın dar yalnızlığında


1958
Maraş

.

Erdem Beyazit

15 Mayıs 2010 Cumartesi

O

O

(Evrenin Efendisine)

Dünyanın ağırlığına eklesek,
Yıldızları, ayı, güneşi
Yine de ağır basarsın ey kalbim
Ey kalbimin güneşi....

.

Erdem Beyazit

Kuş Sayfaları

Birb tren atilir kursun gibi geceye
Demir gibi gök yüklü tren karanligin ürpertisine girerken
Ötede kuslar derlenir ana olurken bir gün dogumuna
Kent horozlarla uyanir sularla gerinir zamana
Gecerken ezanla
Sayfalar sayfa olurken Kur`anla.

Bir kus yagmuru bosanir bilmedigim bir yerden
Bir boranin patladigi bir yerden

.

Erdem Beyazit