2 Mart 2010 Salı

KARACAAHMET


Deryada sonsuzluğa fikretmeye ne zahmet !
Al sana derya gibi sonsuz Karacaahmet !
Göbeğinde yalancı şehrin , sahici belde;
Ona sor , gidenlerden kalan neymş elde ?

Mezar , mezar , zıtların kenetlendiği nokta;
Mezar, mezar, varlığa yol veren geçit, yokta...
Onda sırların sırrı : Bulmak için kaybetmek.
Parmakların saydığı ne varsa tüketmek.
Varmak o iklime ki, uğramaz ihtiyarlık;
Ebedi gençliğin taht kurdugu yer , mezarlık.
Ebedi gençlik ölüm desem kimse inanmaz;
Taş ihtiyarlar, servi çürür, ölüm yıpranmaz.
Karacaahmet bana neler söylüyor, neler !
Diyor ki, viran olmaz tek bucak, viraneler,
Zaman deli gömleği, Onu yırtan da ölüm;
Ölümde yekpare ân, ne kesiklik ne bölüm..
Hep olmadan hiç olmaz, hiçin ötesinde hep;
Bu mu dersin , taşlarda donmuş sükûta sebep ?
Kavuklu, baş örtülü , fesli , baş açık taşlar;
Taşlara yaslanmış da küflü kemikten başlar,
Kim dolu sözleriyle süzüyor insanları;
Süzüyor , sahi diye toprağa basanları,
Onlar ki, her nefeste habersiz öldüğünden,
Gülüp oynamaktalar , gelir gibi düğünden.
Onlarki sıfırlarda rakamları bulmuşlar;
Fikirden kurtularak ölümden kurtulmuşlar.
Söyle Karacaahmet, bu ne acıklı talih !
Taşlarına kapanmış ağlıyor koca tarih !

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder